<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-5557884790068226923</id><updated>2011-07-07T17:01:07.739-07:00</updated><category term='sota'/><category term='vilademir'/><category term='raskovnikov'/><category term='gorbacov'/><title type='text'>aydaki adamlar</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5557884790068226923/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>aydaki adamlar .</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00459375235995849899</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>4</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5557884790068226923.post-8140233499154646584</id><published>2009-09-24T23:08:00.000-07:00</published><updated>2009-09-24T23:08:47.203-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sota'/><title type='text'>Şota Anlatıyor - I</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İşler bu hale nasıl geldi bilmiyorum. Kafamı toplamam lazım. Yoksa elime yüzümü bulaştıracağım. Doktoru dinlemeliyim. Şimdi, masanın üzerindekileri sıralayalım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;1. Bir kül tablası. ( Bakır, tepeleme dolu, eski)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;2. Bir paket sigara. (Kaçak, yarısı boşalmış, filtresiz)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;3. Yarısı yenmiş bir şeftali. (Dilimlenmiş, çürümek üzere, solgun)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;4. Sigara kağıdı. (Küçük, üzerinde Arapça yazılar var, kullanılmış)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;5. Bir adet kalım. (Mavi, yeni, arkası kemirilmiş)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;6. Kağıtlar. (Ne kadar da çoklar)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;7. Cep telefonu (Kameralı, seksen dokuz melodiye sahip, çalıntı)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Biraz kendime gelir gibi olduğuma göre devam edebilirim. Benim adım Şota. En azından siz beni böyle tanıyacaksınız. O yüzden adımın Şota olmasında bir problem yok. Evet Şota. Eskiden beri çok takılırım ben bu isimler meselesine. Mesela, elma neden elmadır da karpuz değildir? Yani, bence elma denen meyveye karpuz ismi daha çok yakışırdı. Onun gibi işte. Bana da Şota ismi yakışıyor. Ben de kıvırcık saçlıydım. Golcüydüm. Mücadeleciydim. Öyleydim, Fındık Spor forveti olduğum zamanlarda en azından. Gol kralıydım ulan ben!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonra rüzgarın yönü değişti. Memleketi terk etmek zorunda kaldık. Anneyle babayı gömdük ve buraya geldik. Baraj yolu mahallesine. Ben ve Raskovnikov. Kardeşim. Okuyup kafamdaki soru işaretlerine çözüm bulmasını umduğum fırlama. Elma ve karpuz çelişkisini çözecekti hesapta. Ama olmadı. Yani, olmayacak. Eminim. Kardeşler manav! Çalıştık, didindik ve batırdık. İşler bu hale nasıl geldi gerçekten bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kafamı toplamalıyım. Televizyon ekranında neler var?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;1. Bir adet sarışın. ( Büyük memeli, dolgun dudaklı, çıplak)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;2. Bir adet köpek. (Alman malı, alacalı, büyük)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;3. Bir adet ihtiyar adam. (Gözlüklü, güle., çıplak)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Devam edelim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi buradayım. Yapayalnız. Gergin ve dumanlı. Müezzin Enver’in seneler evvel vurduğu yer halen sızlıyor. Hepsi senin yüzünden kardeşim. Ama bir araya geliyoruz işte, yeniden. Birazdan kapı açılacak. Ellerinde poşetlerle içeri gireceksin ve ben sana emlakçı Gorbi’nin son haberini vereceğim. Kabul edeceksin. Kabul etmek zorundasın. Bu sefer kaçamayacaksın.  Kesinlikle! Son kez.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Halının üzerinde neler var?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;1. Bir çift çorap. ( Pis, yünlü, yırtık)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;2. Bir adet bıçak. (Büyük, kanlı, keskin)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;3. Yeşil yapraklar. (Güzel kokulu, lezzetli, kutsal)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;4. Müezzin Enver’in cesedi. ( Delik deşik, soğumaya başlamış ve nedense çıplak)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İşlerin bu hale nasıl geldiğini bilmiyorum. Ama önemli değil. Benim adım Şota ve yerde yatan şu cansız beden sayesinde başka bir gezegene seyahat edeceğim. Bu sefer yakalayamayacaklar beni.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5557884790068226923-8140233499154646584?l=aydakiadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/feeds/8140233499154646584/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/2009/09/sota-anlatyor-i.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5557884790068226923/posts/default/8140233499154646584'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5557884790068226923/posts/default/8140233499154646584'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/2009/09/sota-anlatyor-i.html' title='Şota Anlatıyor - I'/><author><name>aydaki adamlar .</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00459375235995849899</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5557884790068226923.post-8642226141535190371</id><published>2009-09-22T09:25:00.001-07:00</published><updated>2009-09-22T09:30:00.051-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='raskovnikov'/><title type='text'>Raskovnikov Anlatıyor - I</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ülkemizin nadide gazetelerinden birinin kendilerine bilmemkaç taksitte ödedediğimiz paralar neticesinde bizlere hediye ettiği Büyük Atlas’ta en sevdiğim sayfa Kuzey Amerika(Siyasî) sayfasıdır, ki yirmi yedinci sayfaya denk gelir, sağ taraftadır. Atlas nispeten eski olduğundan sol üst kısımda henüz S.S.C.B. kısaltması olan bir bölge vardır, turuncu rengi uygun görülmüştür burası için. Biraz güneye indiğimizde yeşil fon üzerinde Alaska’yı görürürüz, yeşil fona aldanıp ormanlık bir alan sanmayız, zira gözlerimizin üzerinde serseri mayın gibi gezindiği bu sayfa siyasî bir haritadır, her gördüğümüz sakallıyı küçük piç Sezercik misali dedemiz sanma lüksümüz olsa da, sırf yeşile boyanmış diye Alaska’yı balta girmemiş ormanlara ait bir yer sanma hayaline kapılmamamız icap eder. Biraz daha güneye ineriz, kıyıdan ineriz ve Kanada’yı geçip..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o dayanılmaz dilemma tam da burada başlıyor, dublörün değil bizzat jönün dilemması. San Fransisco ve New York arasında bir seçim yapmak insanı çıldırtabilecek güçlüktedir.San Fransisco kadar New York da bir ‘lemma’dır elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Adım Raskovnikov. (Bana Rasko demenizde bir sakınca görmüyorum.) Atlastaki açık sayfayı kapatan ağabeyim Şota oldu. Tüm tahsil görmemiş esnaflar, serbest meslek erbapları, işçiler ve sair insanlar gibi kutsal bir kitabı yazmaya başlayıp devamını getiremezmişçesine sürekli “Oku, oğlum oku!” şeklindeki nakaratı tekrar etti. Bu sesin odamın duvarlarında, beynimin içinde en çok yankılandığı dönem bundan tam elli bir ay evveline rastlar. Üniversiteye hazırlık günleri. Ben de o şiir kahramanı gibi sigarayı günde üç pakete çıkarmıştım. Her paketin ayrı hikayesi olsa da uzatmaya lüzum yok, ışıkları karartalım ve yeni bir sahneden filme devam edelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir otobüs garında olalım. Kasabanın beyaz eskimiş otobüsleri. Ön camında “İzmir” yazanın yanında bekliyoruz. Ağabeyim Şota, emlakçı Gorbaç Abi, üst komşumuz kafadan kontak Faik, müezzin Enver, çocukluktan beri arkadaşlarım Foma ve İvan kadrajın içindedirler. Otobüs kalkar, ben pencere kenarından ardımda kalanlara el sallamak yerine hareket çekerim, ağabeyim Şota fena sinirlenir, otobüsün ardından koşum egzozuna bir tekme indirir, küfrede küfrede diğer karakterlerin yanına döner ve müezzin Enver küfrettiği için ağabeyim Şota’ya bir tokat atar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gayet sıradan ve hiç de enterasan olmayan olaylar ve karakter. Oysa İzmir öyle değildir. İzmir’in öyle olmayışını bilmemin mutluluğu ve keyfi gözbebeklerimde birer ışıktır ve görmelisiniz nasıl da parlar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5557884790068226923-8642226141535190371?l=aydakiadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/feeds/8642226141535190371/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/2009/09/raskovnikov-anlatyor-i.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5557884790068226923/posts/default/8642226141535190371'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5557884790068226923/posts/default/8642226141535190371'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/2009/09/raskovnikov-anlatyor-i.html' title='Raskovnikov Anlatıyor - I'/><author><name>aydaki adamlar .</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00459375235995849899</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5557884790068226923.post-6612441668144066975</id><published>2009-09-17T13:59:00.001-07:00</published><updated>2009-09-19T03:37:29.752-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gorbacov'/><title type='text'>Gorbaçov Anlatıyor - I</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Boyuna alacaklı girip çıkıyordu o yaz dükkana. Borçluların bir tanesi bile ortada yok. Masanın altında tüneyip dükkanı boş gösterme çabasından müteessir ağrıyan dizlerim iflas bayrağını yavaş yavaş çekiyordu. Hem gün boyu tüneyip kalmak, saatler sonra da gölgelerin içinden kaçarak evin yolunu bulmak ve bunu hergün tekrar tekrar yaşamak ne kadar sağlıklı bir hayat olacaktı? Okul sezonu açılıyordu ve mahalleye bir düzine söğüşlenmeye hazır öğrenci taşınmıştı. Geçen sene bu salaklardan aldığım kaporalar bir araba etmişti. Kafamı masanın altından uzattım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu arabanın üzerine maket bıçaklarıyla sanatlarını nakşetmekte olan üç palabıyık karşıda duruyordu. Bir tanesi ile göz göze gelir gibi olduk; ancak ya onu beni görmedi ya ben öyle olduğunu düşündüm. Kırılan cam yanıldığımı gösteriyordu; masanın altından emekleyerek kaçmaya çalışırken ayaklarımdan yakaladılar. İkisi koltukaltlarımdan tuttu, masanın üzerine çıkardı. Diğeri de bacaklarımı açmaya çalışıyor, “bu bacağı g.tüne sokacağım” diye naralar atıyordu. Bir yandan panik halinde kolumu bacağımı istemsizce sallıyor bir yandan da verebilecek geçerli bir cevap düşünüyordum. Ancak yoktu. Palabıyık1 tam eylemini tatbik etmek üzereydi ki içeri yan komşum Berber Tahsin içeri daldı. “Ne oluyo lan burada?” Palabıyıklar şaşırmıştı. “Şimdi gidin, sonra gelin aslanım.” Palabıyıklar, Berber’in elindeki usturadan mı korktu, yoksa beş cilt ansiklopedi kalınlığına denk düşer ensesi söylediklerinden daha fazlasını mı ifade etti bilemiyordum; ama herifler ardına bakmadan gittiler. Tahsin bana yaklaşıp, “Gerekirse dövüş” dedi ve uzaklaştı. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Palabıyıkların geri dönüşü fazla uzun sürmezdi, genelde Bıçakçılar gelmeden hemen önce yine uğrarlardı. Araba konserve kutusu gibi görünüyordu. Mobilyacılar da yolda olmalıydı. Dükkandan çıkmak için en fazla bir saatim kalmıştı. Bir kahve içip bilgisayardaki haberlere bakındım. Bana bir çıkış gerekiyordu. Kallavi bir çıkış. Yakında civar ülkelere gitmek bile beni kurtarmayacaktı. Boğazıma kadar b.ka battığımı ve üç vakte kadar herhangi bir çeşit serseri tarafından canıma kıyılacağını görmezden gelirsek, işler yolunda diyebilirdik aslında. Alacaklarımdan vazgeçip, en azından bir süreliğine yok olacak kadar para bulabilirdim.. Düşün Gorbi düşün..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İşte tam o sırada her şey gerçekleşti. Tüm şimşekler kafamda aynı anda çaktı ve söndü. İnternette zeki bir fırlamanın Ay üstünden toprak satışına başladığını görmem, yıllar önce Moskova’da inşaat işçisi olarak çalışırken tanıdığım emekli kozmonot Libidov, ağızlarında yanmaktan izmariti kararmış sigaralarıyla dükkanın önünden sallana sallana geçen mahalle manavımız Şota ve Raskovnikov, yukarı balkondan geldiğini iyi bildiğim ve yoldan geçen kediyi köpeği nişan alıp vurmaya güdümlü tükürük demetlerinin sahibi Vilademir, onlarca gezegenin yüzyılda bir aynı hizaya gelmesi gibi kafamda dizildiler. Güneşler, aylar tutuldular. Buradan çok uzağa gidecektim. Ve düşerken yanımda birilerini daha mutlaka götürecektim. Başka seçeneğim kalmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5557884790068226923-6612441668144066975?l=aydakiadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/feeds/6612441668144066975/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/2009/09/gorbasov-anlatyor-i.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5557884790068226923/posts/default/6612441668144066975'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5557884790068226923/posts/default/6612441668144066975'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/2009/09/gorbasov-anlatyor-i.html' title='Gorbaçov Anlatıyor - I'/><author><name>aydaki adamlar .</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00459375235995849899</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5557884790068226923.post-6762981561654947092</id><published>2009-09-15T14:59:00.000-07:00</published><updated>2009-09-19T03:03:28.016-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='vilademir'/><title type='text'>Faik Vilademir Anlatıyor - I</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sarı sıcak günlerden biriydi. Zeminde yarı erimiş kaşarı andıran yer yatağımdan leblebi tozu üflenmiş gibi sarı sarı parıldayan kumlu gökyüzünü izliyordum. Sokaklar boş, yapraklar kıpırtısızdı. Öyle ki, odamın merkezinde ufak çaplı bir güneş sistemini taklit edercesine birbirlerinin yörüngelerinde dönüp duran tez canlı karasinekler bile bir gölge bulup sinmiş, birbirlerini yelliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Televizyonda bir sabah programı, sabah programında ise kimisi sunucu, kimisi model, kimisiyse talihli bir metres olmak için kapatıldıkları kamera dolu bir evde oltaya geldiklerini anlayan, şimdi çıktıkları programda ise bu aleni komediyi bağır çağır tartışan bir düzine genç kız vardı. 70’lerde artist olmak için Anadolu’dan İstanbul’a göç eden köylü güzellerinin kentli postmodern ardıllarını temsil eden bu kızlar, kıyısından döndükleri o kötü yolun sövgüsünü yapıyorlardı. Artık nispeten ünlü olmaları gezegenimizin tatlı ironilerinden biriydi. Yatağımdan ağır ağır doğruldum. Yanı başımdaki buz dolu ufak dolaptan bir bira çıkarıp açtım. Televizyona “Evrenin kıyısına yolculuk” adlı favori belgeselimi taktım ve günün ilk suyunu dökmeye tuvalete yollandım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nargilenin suyunu değiştirirken tuvaletin hemen tepesine astığım “Kimim ve Ne Yapıyorum?” başlıklı duyurumu okudum. Bana her sabah artık evden çıkmam ve bir işe atılmam gerekliliği konusunda türlü teşvik ve sebepler içeren bir nevi CV idi bu. Orta halli bir okulun kötü halli bir bölümünden mezun olmuş, muhtelif küçük ve para etmeyen işlerden geçmiş, korkunç bir tembellik ve hevessizlikten ötürü eve kapanmış ve belki bir piyango vurana kadar uzay fiziği, galaksiler, süpernovalar, kara delikler hakkında belgeseller izleyip uzay mekiği simülasyonları oynamaya karar vermiş bir adamdım. Her sabah bu kısa özgeçmişteki trajedimi okuduğumda bir gün “artık dışarı çıkmalıyım” diye kararlılıkla ceketime sarılacağıma inanmışım belli ki, tuhaf. Her sabah olduğu gibi, o gün de bana hiçbir şey ifade etmeyen duyurum yeni günün (92) tikini atıp paçalarımı yere sürte sürte bir sümüklü böcek gibi odama doğru kıvrıldım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Belgeselin &amp;nbsp;yolculuğu Merkür’le devam ediyordu, gezegenimizden görülebilecek en büyük yıldız patlaması 3000 yıl ilerideydi, Japon bir bilgisayar firmasının son mekik simülasyonu oyunu bir ay içinde piyasaya çıkıyordu ve güneşin soğuyup sönümlenmesine ve peşinde biz dahil tüm galaksiyi de kendisinde eritip yok etmesine belki yirmidokuzmilyardokuzdoksandokuzmilyondokuzyüzdoksandokuzbindokuzyüzdoksandokuz yıl kalmıştı. Geğirdim. Kapı çaldı. Üç ihtimal: Kapıcı aidat isteyecekti. Bakkal aylık borcumu bildirecekti. Moskova’dan sıradaki uzay yürüyüşüne çıkmak ya da Moskova Üniversitesi’nde astro-fizik üstüne master yapmak için yeterliliğim olmadığına dair bir mektup gelecekti. Pek çok örneğini muhafaza ettiğim bu olumsuz geri bildirimleri, ne kadar ısrar ettiğim konusunda bir gün Moskova’yı utandırmak için biriktiriyordum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Lakin bir sürprizle karşılaştım. Gelenler, mahallenin manav kardeşleri Şota ve Raskovnikov’du. Ayda iki üç kez cigara ve uzay kafası yaşamak için gelir, yanlarında birkaç kilo patates, soğan ve bünyeme vitamin girsin diye sulu yemişler getirir, sabah da erkenden kalkıp dükkânlarına dönerlerdi. Böyle erken bir saatte gelmeleri pek beklenen bir şey değildi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Harman mıyız biladerler?” diye sordum. “Yok yok öyle değil, geçelim hele şöyle içeri” diye yanıtladı Şota. Odaya geçtik. Ekranda Satürn ve yörüngesinde dönen taş ve toz yığınının macerası anlatılıyordu. Uzun yıllar boyu Satürn’ün uyduluğunu yapmış bu emektar gezegen yerçekimi, yüksek dönüş hızı ve civardan gelip vuran göktaşlarından ötürü bir süre sonra çözülüp parçalanmış ve artık bir yangının külü gibi, sevdalısı olduğu gezegenin etrafında ümitsiz ve paramparça bir şekilde dönüp duruyordu. Bu üzücü manzarayı izlerken, belki yüz yetmiş ikinci izleyişime rağmen, sıcak asitli sıvılar döküldü genzimden aşağı. Gözlerim doldu. Kayıp bir aşk hikayesin bu yürek paralayıcı gerçekliği, ayrılığın bu can yakan somut ifadesi hiçbir şiirde yahut filmde bulamayacağım karanlık bir his zerk ediyordu damarlarıma.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Şimdi Vilademir kardeş” diye kederimi araladı Şota, “Az çok hukukumuz var. Sen bizi seversin, biz seni severiz. Bir iş konuşacağız seninle.” Hafifçe burnumu çekip “Dinliyorum bilader” dedim. “Şimdi Vilademir kardeş, şu bizim emlakçıyı tanırsın. Dün akşam bizim tükana geldi. Bir iş varmış elinde, anlat dedik, anlattı. Moskof Uzay Dairesi Amerika’yla Ay’ı pay etmiş. Kendi payının bir bölümünü de satışa çıkarmış. Bizim emlakçı da bu satılık topraklarda bir ihale kapatmış. Elinde çok bereketli topraklar da varmış. Şimdi bizim durum belli Vilademir kardeş, kriz köz attı ciğerimize, beş günün üçünde sinek avlıyoruz. Emlakçı kardeş sormuş soruşturmuş. Toprak öyle bereketliymiş ki bir ekip beş alıyormuşsun. Durum böyle olunca bize gelip danışmış. Biz de düşündük taşındık, birikmişimizi yatırıp on dönüm arsa alalım dedik, acur işi yaparız dedik. Ama içimize sinsin, hani emlakçı kardeşe güveniriz de, Moskof’un kazığına oturmayalım diye toprakları bir görelim istedik. Emlakçı kardeşin bacanağı feza aracı kiralama departmanında personel müdürüymüş, genel müdür beyle konuşup ucuza bir şeyler kapattırabilirmiş. Amma ve lakin lisanslı şoför çok tuzluya geliyormuş. Kaçak kaldıralım diyoruz, sana bir ehliyet tezgahlarız, hani simülasyon falan da bilip oynuyon ya sen, bize yardımcı olursun dedik, ne diyorsun?”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şota sözlerini bitirdiğinde üçüncü birama geçmiştim. Zira duyduğum heyecanı dizginlerinde tutmanın bir başka yolu yoktu. Raskovnikov bir sigara yakıp sözü devraldı, “Velhasıl Vilademir, bir işin yoksa – ki yok görünüyor -, evet de dersen, yavaştan hazırlanalım da iki güne atlayıp gidelim diyoruz. İki gidiş iki dönüş, beş-altı güne tekrar dönmüş oluruz. Hem hava değişikliği olur, hem de heves ettiğin bir mevzu olduğu için hoşuna gider” dedi. Gözlerim yüz nova gücünde parıldadı, gıdasızlıktan kirli sarıya çalan tenime kıpkırmızı kan hücum etti. Yerimden fırlayıp televizyonun yanındaki küçük çantama göz açıp kapayıncaya kadar iki tişört, iki kazak, üç de don attım. Kafama Moskof Uzay Dairesi logolu şapkamı geçirdim, dudaklarıma bir sigara iliştirdim ve “Ben hazırım, fotoğraf makineniz var mı?” diye hırladım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5557884790068226923-6762981561654947092?l=aydakiadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/feeds/6762981561654947092/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/2009/09/faik-vilademir-anlatyor-i.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5557884790068226923/posts/default/6762981561654947092'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5557884790068226923/posts/default/6762981561654947092'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aydakiadamlar.blogspot.com/2009/09/faik-vilademir-anlatyor-i.html' title='Faik Vilademir Anlatıyor - I'/><author><name>aydaki adamlar .</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00459375235995849899</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
